CÜRET VE DAİMA CÜRET

Ağır ve tedirgin adımlarla bürodan (buna dernek, sendika, kültür merkezini de ekleyebiliriz) çıkar. Endişelidir. Puhu kuşunun keskin bakışlarıyla etrafını kolaçan eder. Karşı kaldırımda afili güneş gözlüklü kirli sakallı adamın hafiye olabileceğini aklından geçirir. Kendisine interpolde dahil tüm istihbarat servislerinin fellik fellik aradığı eleman muamelesi yapar. Romanlardan bilincine monte ettiği birkaç demode konspirasyonnumaralarını anımsar. Üç adım yürür, kaldırımın köşesine geldiğinde eğilip ayakkabı bağcıklarını bağlarmış gibi yaparak arkasını yoklar. Hay aksi, karşıdan zihniyet özdeşliği yaptığı yoldaşı gelir. Görmezden gelse ya. Mecburi istikamet selam verir. Karşıdaki sorar; “ Nereden geliyorsun?” Metaforik kodlar devreye girer; “Dükkandan geliyorum, işler kesat” Karşıdakinin de zihniyet kodları aynı olduğundan, “Ben de diğer dükkana uğradım bu öğle. Yakında pilav günü varmış” karşılığını vererek kurguladıkları oyunu fire vermeden, pot kırmadan oynarlar.

Katıldığı demokratik gösteride yoldaşı gözaltına alınıp tutuklanır. Yoldaşı mahpusta “densizlik” yaparak mektup yazar. Evham düşkünü mektubu alır almaz panikler. Bir koşum mektubu gönderen yoldaşının ailesinin kapısında soluğu alır. Aileye ultimatom verir; “ Ne yapıyor o, hepimizi kodese mi tıkacak. Söyleyin adıma, adresime mektup göndermesin. Ne istiyorsa size söylesin temin ederim.” Paranoyayı derinleştirip zirveye çıkarır. Sıkı sıkı tembihler aileyi: “Ziyaretlerde adımı zikretmeyin, yerin kulağı var.”

Aksilik bu ya, ne olmuş nasıl olmuşsa, gıyabında tutuklama kararı çıkmıştır. Hatırı sayılır entelektüellerimizden İsmail Beşikçi’nin 18 yıl mahpus damında dünya meseleleriyle hemhal olduğunu ve sistemin kırmızı çizgilerini ihlal eden kelimeler ürettiğini aklına dahi getirmez. Yıllarca hapishanelerde direnen ve üreten komünistleri, devrimcileri bilmezlikten gelir. Mahpusta kalacağı bir yıl düşüncesi kabus olur. Rotayı mülteciliğe kırar. Minareyi çalan kılıfını da uydurur zihniyeti ortaya çıkar. İmdadına yetişir, “proletarya mücadelesi enternasyonaldir.” Vecizeyi bütünlüğünden koparıp rotasına mesnet yapar. Demir atar dış bir ülkeye. Mitomani şahı gizemciliğin biçilmiş kaftanıdır. Ara ara pazar değerini canlı tutmak emeliyle mahlasla mektuplar yazar, telefon görüşmelerinde bulunur. Sırra kadem basmıştır, nerede olduğunu sormayın, idrakımız yetmez onun yaptığı işlere mühim insandır vesselam.

Müdavimi olduğu gazeteyi bayiden, bürodan, kitapçılardan almaz. Takip edilebilir. Beş aracıyı devreye koyarak gazeteye ulaşır.

Sokak gösterileri, mitingler, boykotlar, grevler… Aman ne hacet, deşifre olur alimallah!

Hicvin tonlarını serpiştirdiğimiz mizaha mazhar bu pratikler ne yazık ki münferitte olsa kimi yoldaşlarımızın/ aktivistlerin zihin parametrelerine ayna tutuyor. Münferit olması göz ardı edeceğimiz anlamına gelmiyor. Gelmemeli de. Zira bu çelişkinin farklı versiyonlarına başka pratiklerde rastlıyoruz. Bu anlayışın izdüşümleri de bulunuyor.

Egemenler başkalarının selameti ve sistemini yeniden ve yeniden üretmek amacıyla korkuyu da üretir. Epizodik korku hikayesi kundakta başlar. Annenin çocuğa söylediği; “Akşama baban gelsin yaramazlıklarını bir bir söyleyeceğim” cümlesi ‘ceza’ tehdididir. Baba figürü korkunun nesnesidir. ‘Ceza’ terbiye kırbacıdır. Sisteme uyumlu “normal” birisi olmanın kodları korkuyla enjekte edilir. Evin kapısından sokağa adım attığında toplum (ve en yakın çevresi) korkuyla sarıp sarmalar. Toplumdan dışlanma korkusu kızgın kurşunlar fırlatan demir aletlerin korkusundan daha da tesirlidir. Aforoz ve tecrit “normali” üreten nizam kelimeleridir. Toplumsal çoğunluğun kabul görmediği bir fikriyata meyledip dile getirildiğinde, aforoz ve tecrit işlevsellik kazanır. Eğitim tedrisatı korkuyu bilincin imbiğine katre katre damıtır. Din azar ve lanetle korkunun surlarını örer. Bilinç surların arasında esir tutulur. Bütün bu korkuları, merkezde üreten, hangisini hangi tonda pompalayacağına karar kılan devlettir. Devlet korkunun hem öznesi hem de nesnesidir. Kitlelerin homurtularını örgütlü güce dönüştürüp ayaklanacağından ödü patladığından korku haresini örerek kendini güvenceye almaya, sistemine uyumlu  “normal/ kabul görülen” bilinçleri ideolojik aygıtlarıyla biteviye üretir.

Korku olağan ve anlaşılır bir olgudur. Korkusuz insan yeryüzünde bulunmaz. Korku sarkaçlı bir kelimedir. Bir yönü olumluluğa, bir yönü karanlığa bakar. Farklı farklı nitelikleri de bulunur. Nobran davranarak başkalarını kırıp dökmekten de sakındırabilir. Aşırılığa, erkenci çıkışlara, plansız programsız edimlere mani olup onları hesaplı kitaplı yapmanızı da sağlayabilir. Burada değindiğimiz, özgürlüğün / özgürleşmenin önüne set çeken korkulardır. Bu korkuların üstüne üstüne yürüyerek onları parçalamalıyız.

Yukarıda verdiğimiz örneklerde korku hakimdir. Bununla birlikte bu malul düşüncede hareket eden yoldaşlarımızın demokratik haklar ve özgürlükler mücadelesinde bilinçlerinin berrak olmayışı esas sorundur. Korkuyu yıkabiliriz. Yakın dönemde Gezi Ayaklanması’nda yüz binlerce insan korkusunu yıktı. Ama anlayış sorunları kısa bir sürede yıkılmadığından bunlarla hayli uğraşmamız gerekir.

Unutulmasın ki demokratik hak ve özgürlükler mücadelesinde kazandığımız her mevzi dişimizle tırnağımızla, büyük bedellerle, uzun mahpusluklarla söke söke kazandığımız değerler ve alanlardır. Ne hor kullanma lüksüne sahibiz ne de önemsizleştirip gerisine düşme. Bu çıtaya balkonda güneşe serilen, kırmızı biberlerin komünizm propagandası yapıldığı savlanarak mahkemelere intikal ettirildiği, yoksulluğu anlatıp edebiyata taşıdığımızda yazarlarımızın komünizm propagandasıyla yargılanıp hapse atıldığı ve komünizm kelimesinin yasak olduğu günlerden geldik. Mücadelenin geçmişi, kazanılan mevzilerin değerini bilmeyen onları sahiplenip ilerletmede eksik duruş sergiler.

Gazetelerimiz, bürolarımız, sendikalarımız, derneklerimiz, vakıflarımız ve mahpus devrimciler/ yoldaşlarımız ve de bütünlüklü olarak demokratik haklar ve özgürlükler alanında kazandığımız alanlar, mevziler değerlerimizdir. Sahiplenmeli, savunmalı ve ileri taşımalıyız. Gazetemizi ulu orta her yerde, otobüste, vapurda, trende, metroda, okulda ve fabrikada tereddüt etmeden okumalıyız. Mahpuslarla yazışmaktan çekinmemeli, onlarla içeriden dışarıya, dışarıdan içeriye köprüler kurmalıyız. Demokratik kurumlarımızı, yayınlarımızı gözaltında, mahkemelerde savunmaktan tereddüt etmemeliyiz. Aksini yapanlar; fişleneceği çekincesiyle mahpuslara yazmaktan çekinenler, kitleler içinde, gözaltı ve mahkemelerde demokratik kitle kurumlarını sahiplenmekten, savunmaktan imtina edenler ya da çekinenler; birincisi konumları ne olursa olsun kitlelere önderlik edecek niteliğe ve cüretine sahip değildir; ikincisi niyetlerinden azade devletin ekmeğine yağ sürüp mücadeleyi pasifleştirip sisteme yedekler. Devlet, demokrasi, devrim mücadelesinin özneleri üzerinde baskı ve tahakküm kurarak eritmek amacıyla ötekileştirme ve tecrit politikası uygulayarak yayınlarımıza, demokratik kitle kurumlarımıza yasa dışı muamelesi yapıyor. Bunda paradoks yok. Devletin varlık koşulu kazanılmış hakları gasp etmek, yok saymak ve hükümsüz kılmaktır. Demokrasi ve devrim özneleri de, hak ve özgürlükleri savunmaktan imtina ve tereddüt edenlerin bilinçlerinde bu hak ve özgürlükler yasak ve meşru değildir. Yayınlarımız ve demokratik kurumlarımız yasaldır. Bu hakkı da egemenler lütfedip bahşetmemiştir. ‘Haklar verilmez alınır’ sözü tüm mücadele tarihinde hükmünü sürmüştür. Tam da burada, demokratik hak ve özgürlüklerimize politik bir saldırı olduğunda, yani pratikte yayınlarımız, kitle kurumlarımız vb. kapatılmaya çalışıldığında üretim alanlarında grev, toplu iş sözleşmesi yasaklandığında vs. tüm gücümüzle ister bir kişi olalım isterse yüz kişi bu saldırıları geri püskürtme politikası uygulayarak toplumsal sinerji yaratmalıyız. Gözaltına alınan ve tutuklanan tüm devrimcileri, komünistleri sahiplenmeliyiz.

İkincisi ve en önemlisi, hak ve özgürlükler mücadelesi parlamenter sersemlikle ve yasalarla sınırlı değildir. Böyle düşünenler mücadelenin boynunu en başta büker. Düşüncelerimiz, hak ve özgürlük mücadelemiz meşrudur. Düşüncelerimizi eğilip bükülmeden, kem küm etmeden savunmalıyız. Önder İbrahim yoldaş, döneminde kolay kolay kimsenin cüret etmeyeceği el yakan konularda fikirlerini haykırmaktan sakınmadı. Bizde sakınmamalıyız. Hangi alanda olursak olalım; gazeteci, avukat, muhtar, belediye başkanı, akademisyen, sendikacı, öğretmen vs. kitlelerle demokratik hak ve özgürlükler mücadelesinde ön saflarda yer almalıyız. Yasaları geçersiz kılmak, alan açmak da bu radikal mücadeleyle olur. Gezi Ayaklanması’nda bu yönde dersler çıkarmalıyız. Yargılama, gözaltı ve tutuklamalar, bunları devlet düşünsün, binleri, on binleri, yüz binleri, milyonları hapislere kapatsın. Sonunu hızlandırır. Örnek Kürdistan serhildanları.. 6-7 Ekim serhildanı…

 

 

 

 

Önceki İçerikSİZ DEĞİL MİYDİNİZ !?
Sonraki İçerik‘TAK!’ GİTSİN